+90.505.391 03 63
iletisim@serkutkizanlikli.net

İstek Parça

Created with Sketch.

İstek Parça

Belki de ilk profesyonel iş deneyimlerim anaokulu ile ilkokulun ilk yıllarına denk gelir. Evet, yanlış okumadınız, kendimi hatırladığım zamanlarda bile elimde o yaşlarda tef veya marakas ile babam, amcamlar ve arkadaşlarının birlikte müzik yaptıkları orkestranın maskotu olarak sahnede görev alırdım. Büyüklerin iş yerlerine gitmek çocukların genelde sevdiği şey olmasından sanırım babamın ek iş olarak yaptığı müzisyenlik, benim diğer işi olan ofis ortamından daha çok merak ettiğim eğlenceli bir deneyim idi. Ve dolayısı ile daha çok ilgimi çekerdi. Ben de gönüllü olarak hatta arkalarından ağlayacak derecede gönüllü olarak ister ve giderdim. Onlarda takım elbise ne giyiliyorsa –orkestra olarak mutlaka aynı şekilde giyerlerdi-  aynısından bana da dikilir, hem de orkestranın en önünde görevimi yerine getirirdim. Bu süreçteki en büyük destekçim de annem ve ev ahalisi idi. En sonunda kazandığım harçlığın adresi ise köşedeki bakkal olurdu. Zaten düğünler genelde gündüz olur, akşamları ise o yıllarda arada balolar düzenlenirdi. Balolarda ben başlangıçta sahnede olsam da, sonlara doğru annemin kucağında uyuyor olurdum, zira onlar da izlemeye dinlemeye gelirlerdi mutlaka. Küçüklük uykularımın bir kısmı düğün salonlarında geçtiğinden olsa gerek, uykum geldiği anda gürültü hiç önemli değildir halen benim için. Neyse, abartısız şekilde orkestranın maskotu idim. O “maskot” olma durumu öyle bir hale gelmişti ki, ilkokulu okuduğum Tokat-Turhal Şeker İlkokulu’nun bayram törenlerinde bile okul adını taşıyan öğrencinin arkasından elimde bayrakla en önde ben giderdim. Halen fotoğrafı gördükçe gülerim bugün bile komik gelir.  

Anadolu’nun farklı yerlerinde şeker fabrikalarının kurulması ile sadece sanayi değil, sosyal kalkınma da hedeflenmiş ve 1950’li yıllarda rahmetli dedemin Tokat-Turhal’da Şeker Fabrikası bünyesinde kurulan caz orkestrasının bateristi olmasından dolayı da ailede müzik kültürü köklerden gelen bir kültür olarak bizde asla kaybolmadı. İlkokul, ortaokul, lise ve üniversite müzik ile beraber yaşadığım, bazen bir grupla bazen tek başıma sahnede bulunduğum yıllardı. Tabii ki para kazanıyor olmak güzel gelse de her işin kendi açısından farklı zorlukları da vardı. Zira herkesin ve doğal olarak benim de eğlenmek isteyeceğim, sevdiklerimle beraber zaman geçirmem gereken zamanlarda benim çalışıyor olmam gerekiyordu. Herkesin tatili benim çalışma zamanımdı. Nitekim insanların hayatlarında belki de sadece 1 defa yaşadıkları düğün anlarının çok güzel veya çok kötü geçmesinde benim rolüm oldukça büyüktü. Üniversite yıllarına geldiğimde yaşça daha küçük olmama rağmen yaşadığımız ilçede önemli sayıda insanın düğünlerine şahitlik etmiş olmak gibi enteresan bir duygu yaşıyordum ve hafta içi zaten okula gittiğimden hafta sonu da bir düğün vb. olabileceği için hasta olma lüksüm de yoktu. Tabii ki elimde olan şeyler değildi bunlar. Ancak en basitinden aklım arkadaşlarımda kalıyordu. Tam beraber zaman geçireceğimiz anlarda bir işim çıkardı mutlaka. “Akşamüstü maça gelemem, düğün var.”, “Siz gidin balık tutmaya, ben düğünden sonra gelirim” gibi cümleler çok vardı benim dünyamda. Aklım kalsa da yaptığım işten zevk alıyordum. Ailemden bu konuda bir ısrar, bir zorlama asla olmadı, çalışmayı ve müzik yapıyor olmayı, sevdiğim için yapıyordum zaten. Enteresan bir duygu idi sahnede olmak; öyle ya, genç lise yaşlarında birisi sahnede, onun söyledikleri çaldıkları ile dans eden, halay çeken, oynayan, oturan, eğlenen, dertlenen onlarca yetişkin… Herkesten en büyük farkın hem fiziksel olarak sahnede yani yüksektesin, hem de mikrofona sahipsin!

            Günümüz iş dünyasında müşterinin tekrar gelme oranlarının ölçümünü biz müzik sektöründe nişanında müzik yaptığımız çiftin kına gecesinde veya düğününde de müzik yapıyor muyuz diye ölçerdik. Bu oranı yüksek tutmak için de ailenin sevdiği müzikleri, gelin-damadın sevdikleri şarkıları, varsa memleket türkülerini söyler, bir sonraki “işi” bağlamaya çalışırdık. Strateji önemli tabi! Çerkez düğünü farklı olurdu, Karadenizli’nin düğünü veya Trakyalı’nın düğünü farklı olurdu, hepsinin kültürünün ritüellerini biliyor olmam, tadımlık da olsa repertuarını canlı ve geniş tutmam gerekirdi. O zamanlar internet yok tabi, tablet bilgisayarımda hemen sözleri bulmak veya müziği dinleme şansım da yoktu. Önceden hazırlanmak çok önemli idi.

Hiç unutmam, mevsim değişimin başladığı bir bahar zamanı oldukça hasta ve ateşli yatıyordum. Ama öğleden sonra ve akşam 2 farklı düğünde müzik yapmam gerekiyordu. Öyle ya, “ben gelemeyeceğim, siz başınızın çaresine bakın” deme şansımın da olmadığı bir alandı. Sen eğlenemiyorsan kimseyi eğlendiremezsin, dolayısı ile her hissettiğimi de yansıtmamam gereken bir alan idi benim için müzisyenlik. İğne ile sahneye çıktığımı hatırlıyorum. Düğünün sonunda düğün sahipleri teşekkür için elimi sıktığında hasta olduğumu fark etmiş ve oldukça şaşırmışlardı, ve hem mutluluğunu hem de mahcubiyetini göstermek için helallik istiyordu hasta halimle orada, onlara hissettirmeden eğlendirdiğim için. Bu duygu çok farklı bir kazanım idi.

O zamanlar ses kabinleri, elektronik cihazlar kablolar hepsi oldukça ağır ve hantal malzemelerdi. Asansörlü binalar da pek olmadığı için de her program öncesi bütün malzemeleri tek tek taşımak, kurmak, gerekli hazırlıkları yapmak ve sonunda da aynı şekilde toplayıp depoya kaldırmak yine benim sorumluluğumda yapmam gereken bir uğraştı. Birçok zaman babamla beraber yapar, yeri geldiğinde de tek başıma yapmak durumunda kalırdım.

            Peki, sadece bunlar mı? Ya şahit olduklarım? Henüz o yaşlarda olmama rağmen oldukça zor durumlarla da karşılaştığım olurdu. Bilmediğin bir şarkı olduğunda hiddetlenen kişiyi idare etmek, bütün salonun sıkıldığını ve enerjisinin düştüğü bir anda tekrar canlandırabilme becerisi, eğlencenin bitmesini istemeyen kitle ile saat kuralları arasında dengeyi kurabilmek ve aynı zamanda da oraya gelen yeni başka potansiyel müşteriler için de gerekli satış politikalarını devreye sokmak… Her birisi farklı meziyetleri güçlendiriyordu bende. Doğal olarak her zaman düğün olmazdı tabi, yılbaşı eğlencesi de olurdu, bir doğum günü partisi de veya canı çok sıkılan iki arkadaş sadece dertleşmek ve müzik dinlemek için gelirlerdi. Ya da benim doğum günüm olduğunda da alınmış bir iş varsa müşterileri eğlendirirken kendimi de eğlendiriyordum. Bütün ışıkların sende olduğu garip bir dünyadır sahne ve oraya çıktığında sen, sen değilsindir artık; hangi şarkı neyi gerektiriyorsa o’sundur.

            Yine bir yaz tatilinde çalışmak için güney sahillerinde idim. İş yerinde işler iyi değildi ve almam gereken ücretin yarısını bile alamıyordum. Biraz idare etsem de bir taraftan benim için de şartlar zorlayıcı hale gelmişti. Patronla konuşmak istedim. Biraz daha sabır istedi. 10 gün daha beklememe rağmen artık para kazanmak değil neredeyse cepten para harcamaya başlayacaktım. O gece karşılıklı anlaşmış ve son olmasına karar vermiştik. Saat 22:00 civarlarında içeriye görüntüsünden oldukça zengin olduğu belli olan birisi girmişti. Sonradan öğrendiğime göre o anda çaldığımız parçayı arabasından duymuş ve içeri gelmişti.  Gece boyunca 5 defa aynı tangoyu çalmamı ve söylememi istemişti. Yaklaşık 1 ayda kazanacağım parayı 1 gecede bahşiş olarak vermişti bana. Çalıştığım iş yeri de ihya olmuştu o gece. Sonrasında ayaküstü sohbet ettiğimizde; “her duyduğum yere girerim bu şarkı için” demişti, teşekkür edip çıkarken. Vefat eden eşiyle tango yaptıkları şarkıymış meğerse; “papatya gibisin beyaz ve ince, eziliyor ruhum seni görünce…”

            Bir defasında programa başlamadan önce 30’lu yaşlarda birisi yanıma geldi ve kız arkadaşına evlilik teklifinde bulunacağını, garson aracılığı ile haber gönderdiğinde istediği şarkıyı çalmamızı rica etmişti. Hiçbir sorun bulunmadığı için kabul ettik. Zamanı geldi ve şarkıyı çalmaya başladık. Tam şarkının sözlerine başlıyorduk ki, başka bir masadan haber geldi, “lütfen şarkıyı değiştirir misiniz?” ve ardından nedenleri söylendi. Özel bir anısı varmış kendisi için. Öyle bir kriz anı ki! Sahnedesin, bir taraf için oldukça önemli bir an ve diğer taraf için duymaya bile dayanamayacağı bir an… Benim yüzümden müşterinin kaçmaması veya farklı bir duruma yol vermemek için ikisini de memnun etmek durumundaydım. 2 dakika içerisinde kendisi ile görüşüp bir çözüm yolu bulmuş ve kendisinden anlayış rica etmiştim. O süre zarfında 2 dakikalığına dışarı çıkıp temiz hava alıp döndüğünde her şey bitmişti zaten. Kriz yönetiminden zararsız çıkmış, neyse ki sorunsuz halletmiştim… Farklı hikâyeler duyuyordum erken yaşlarda dahası henüz kendi hikâyelerimi biriktirmeden başkalarının hikâyeleri beni hayata hazırlıyormuş meğerse o günlerden.

            Artık sadece hobi olarak evde kendi kendime müzik aleti çalıyorum ama bu ilk işimin ve deneyimlerimin bana sonrasındaki öğretmenlik yıllarımda öğrencilerimi sadece sınıfta gördüklerimle düşünmemem gerektiğini ve daha sonra yaptığım eğitimlerde, yönetim faaliyetlerinde, bireysel ve takım koçluk çalışmalarımda kullanabileceğim yetkinlikler olarak yanımdaydılar. Öyle ki, yetişkin yaşlarımda benim için sahneye çıkmak her seferinde yeni bir heyecan yaşatsa da zaten çok sık yaşanmış bir deneyim idi. Dinlediğim, şahit olduğum hayatlar sadece öğretmenliğimde değil bu sefer başka sektörlerde de iş dünyasında insanların fiziksel görüntüsünün arkasında, duyduğumuz olayların arkasında apayrı hikâyeleri olabileceğini öğretti bana. O kadar farklı deneyimlerdi ki, aklımın pek tabii ki ucundan geçmezdi o deneyimlerin bana ileri yaşlarda “sahne hâkimiyeti”, “topluluk önünde konuşma”, “iş disiplini”, “liderlik” gibi birçok günümüz iş kavramına yardımcı olacağını. Ve o deneyimler hiçbir kursta, okulda, sertifika programında öğrenemeyeceğim kadar kıymetli oldular. (Bu kazanımlar o kadar kıymetli oldular ki, bu yazı hazırlanırken kamuda uzman olarak çalışan ben, kitabın hazırlık aşamalarında 18 yıllık memurluk mesleğimden istifa etmiş ve özel sektörü tercih etmiştim.)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir